Tarih

ANTİ-RASYONEL REJİM

Faşizm üzerine çalışan akademisyenler, faşizmi irrasyonel değil, anti-rasyonel olarak tanımlıyordu. İrrasyonel, her türlü ihtimali değerlendirmeden alınana kararları kapsarken, anti-rasyonel karar ise, bilinçli olarak, her türlü ihtimali düşünmeyi reddeden bir anlayış. Yani şeylere kesin itaat gerektirir, dünyevi dindir.

Bugün, Türkiye böyle bir şeyi tecrübe ediyor. İktidarı artık irrasyonellik ile tanımlayamayız. Bu iktidar artık aklı reddeden bir konuma ulaşmış ve kendi ideolojik dünyasında hapsolmuştur.

Kur’an’dan bir sure söyleyip, faize karşıyım demek gülünçtür. Erdoğan faizin kendisine mi yoksa faizin görece yükseliğine mi karşıdır?

Siyaset Bilimi son sınıf öğrencisi olarak sanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasasının 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin laik olduğunu vurgular. Laiklik ise iki kapsamlıdır: devletin, bireyin inançlarına müdahil olmaması ve devletin dini kurallar, dogmalar ve inançlar yerine akıl, pratik ve ihtiyaç zemininde yönetilmesidir. Laiklik, dünyanın merkezine insanı ve onun ihtiyaçlarını koymaktır. İnsan ilişkilerini temele koymaktır.

Diğer yandan İslam’ın zuhur ettiği 7. yüzyılda dünyada kağıt para yoktu. Değerli madenlerden yapılmış para vardı. Bu para değer kaybetmezdi. O dönem ekonomi dinamiğinin temelinde ürün veya hizmetlerin arzının artması veya azalması/talebin artması veya azlaması bulunurdu. Para değil.

Günümüzde ise her devletin kağıttan basılma paraları arz-talep ilişkisine göre değer kazanır veya kaybeder. Ekonomiden bağımsız olarak paranın da bir arz talep ilişkisi bulunur. Bu ekonomideki üretimin azalması veya artması ile ilişkisi sınırlıdır. Türkiye’deki enflasyonu tetikleyen şey ise, TL’ye olan talebin azalmasından dolayı sürekli TL değer kaybediyor ve ithal girdi olan her ürünün maliyeti arttığı için enflasyonu tetikliyor.

O yüzden faiz bugün dünyadaki en adil şeylerden biridir. Siz paranızı birine veriyorsunuz, seneye paranızı ödeyecek ama o paranızın alım gücü aynı değil. Siz cebinizden borç verdiğiniz kişiye hibe para vermiş oluyorsunuz. Bugün Türk lirası ile kim kime 5 sene vadeli 1 milyon lirayı faizsiz verir? Aradaki değer kaybını tazmin ederseniz parayı alırsınız.

Faiz, ekonomik dengelere göre belirlenen, paranın cazibesini korurken, parayı talep edeni ezdirmeyecek düzeyde tutulan tazmin edici ödemedir.

Türkiye’de hissedilen enflasyon yüzde 40 değilmiş gibi, enflasyon yokmuş gibi, davranarak yüzde 15 faizi yüksek bulan adamlar anti-rasyoneldir. Türkiye’de reel faizler zaten eksidir.

Şu an altın ve dolar ile kim borç alır? Kimse. Ama herkes TL ile borç almaya razı, TL ile borç vermeye ise razı değil. İşte para arz ve talebinin bozulacağının göstergesi. Kredi talepleri artarken, parasını kim mevduata koyar? Hangi yabancı TL varlıklarını alır? Mesele Türk lirasını satın almak için, elde tutmak için neden yaratmaktır. Biz ise aksini yapıp, TL dışında her şeyi satın almaya insanları itiyoruz. Bu da TL’yi herkes elden çıkarmak isterken, diğer para birimlerine, TL dışı varlıklara olan talebi artırıyor. Netice TL hızla değer kaybediyor.

Devletin ödediği TL faizi ise şu an yüzde 20. Çünkü başka türlü piyasa hazineye TL borç vermiyor. Merkez Bankası ise piyasayı yüzde 15 ile şu an fonluyor. Uluslararası yatırımcılara yüzde 20 öde, kendin piyasaya yüzde 15 faiz ile para ver! Gel de bu çelişkiyi anlamlandır.

Niye böyle yapıyorsunuz diyorlar verdikleri cevap:
İthalat azalır, ihracat artar, cari açık kapanır. Çin böyle büyümüşmüş.

Bu ağaların bilmediği bir şey var: ‘tarih’

Çin, Kissinger’in ABD Dışişleri Bakanlığı döneminde dünyaya açıldığında adeta devasa bir köydü. Halk çok fakirdi. Dünyadaki üretimin oraya kaymasının sebebi, ucuz emekti. Fakat ucuz emek kendiliğinden vardı. Yaratılmış değildi.

Biz ise ucuz emek gücü yaratıyoruz. Aradaki fark budur. Çin hiçbir zaman emeğini ucuzlatmadı, aksine sürekli pahalılaşıyor. Çin’in sermayesi birikiyor fakat biriken cari fazlayı Çin nasıl değerlendirmiştir?

İşte tüm soru burada. Ülkeyi dibe vurduktan sonra cari fazla ne olacak?

Cari dengeyi korumak için sonsuza kadar fakir mi kalacağız? İşte burada büyük bir soru işareti var. Emek ucuz diye gelenler, emek pahalılaşır ise gidecektir.

Ortada uzun vadeli bir kalkınma planı yok. Türkiye’nin ihracatının sadece yüzde 1’i yüksek teknoloji ürünleri. Dünyaya ‘cost-driven’ diye adlandırılan maliyet odaklı ürün diye sınıflandırılabilecek, demir-çelik, bakır, cam, plastik satarak bir ülke kalkınmaz! Bunların kârlılıkları düşük ürünler, üretimi sofistike teknik bilgi istemez.

İthalat azaldı diyorlar ithalatın sağlıklı azalmasının temel ölçütü, ithal edilen ürünlerin içeride üretilmesinden dolayı oluşan düşüştür. Türkiye’de akıllı telefon, laptop, oyun konsolu üretilmiyor. Bunları insanlar içeriden alamadığına göre dışarıdan alacak, alamadığına göre fakirleşmişizdir.

Çin, emeğini ucuzlatmadı. Emek baştan beri ucuzdu. Ülke günden güne zenginleşti. Ülkedeki mühendis, doktor, işletmeci ülkesinin kalkınma hikayesine inanıyordu. Yurtdışına giden Çinlilerin ülkesine dönme oranı çok yüksek.

Çin, cost-driven ürünleri üretti fakat buradan biriken sermaye ile teknolojiye yatırım yaptı. Bugün Çin’in ihracatındaki üst-düzey teknolojik ürünlerin yüzdesi artmış durumda ve gelecekte daha da artacak.

Bundan dolayı da Çin’de hızlı bir şekilde orta-sınıflaşma var. Yani bir yazılım mühendisi biliyor ki seneye daha zengin ve müreffeh olacak.

Bizde ise fakirleşmenin neticesi olarak, ülkede değer odaklı (value-driven) ürünleri üretecek olanlar ülkeden kaçıyor! Önce yetişmiş nesili kaybederek yarışa giriyoruz. Ortada teknolojiye yapılacak yatırım planları, ihracatta teknolojinin payı hakkında bir planlama da yok.

Emeği ucuzlat, yabancılar Türkiye’ye üretim tesisi açsın, istihdam çözülsün, ithalat azalsın ve ihracat artsın.

Geçen sene, Uluslarası İlişkiler Teorilerinden Bağımlılık Teorisi(Dependency Theory) işlenirken, bir belgesel seyretmiştik. Kakaoyu üreten bir ülkede insanlar çikolata yiyemiyordu. Türkiye’yi bu hale getirmek istiyorlar, zenginlik yaratmayan üretimi ancak köleler ve köle uluslar yapar.

Ürettiğin şeyi bile yiyemiyorsun. Fındık konusunda Türkiye bir tekel iken, fiyat konusunda hiçbir etkisi yok. Ürettiğimiz fındığı yiyemiyor isek, ürettiğimiz arabaya binemiyor isek bu nasıl bir kalkınmadır?

Ortada bir plan yok. Türkiye’nin ithalat ve ihracat arasındaki dengesizliğinin sebebi enerjidir. Madem doğalgaz buldunuz, ne diye cari açığı dert ediyorsunuz ki? Nükleer Santral inşa ediyorsun, barajlar inşa ediliyor enerji açığı kapanmayacak mı?

Kendi söylediğin şeye kendin bile inanmıyorsun. Bugün Merkez Bankası, döviz sattı. Gerekçe, TL çok adil değerlendirilmiyormuş. Siz değil misiniz TL değer kaybetmesi iyidir diyenler? İki gün tutarlı olamadınız.

Devalüasyonu, sabit kur rejiminde devlet yapardı. Tek karar ile bir gecede cebinizdeki Türk lirasın değerini devlet aşağı çeker, döviz borcunuz var ise geçmiş olsun derlerdi. Piyasa 1000 ekmek alacak para var ise ertesi gün 800 ekmek alacak para olduğu için devlet para basar ve bunu kredi olarak verir, 1000 ekmek alacak para olur ama piyasada devletin 200 lirası olur. Ödeyeceği borcu sabit kalmış iken piyasadaki ürünlerin fiyatları arttığı için vergisi artar daha rahat öderdi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir