Genel

BİLİMİN YASAKLI DENEYİ: TÜRKİYE LABORATUVARI

Nazi Almanyası ile ilgili mitlerden birisi, işçilerin refahının arttığına yönelik bir kanıdır. Fakat akademik araştırmalar tam tersini gösteriyor. İşçilerin refahı artmadı fakat buna rağmen 1933 öncesindeki karışıklıklar, büyük grevler yaşanmadı. Ani gelen liberalleşme deneyi, neticede faşist bir rejimin oluşmasına sebep oldu. Devamında korporatist bir ekonomi ile devlet her şeye karar veren yegane varlık oldu. İşçi ve işveren arasındaki hakem, ne üretilip ne üretilmeyeceğini söyleyen, kimin mülkiyet hakkı olduğuna kimin olmadığına karar veren yegane tüzel varlık devletti.

O dönem anayasa mahkemesi Amerika dışındaki ülkelerde nerede ise yoktu. Demokrasileri koruyan yegane şey elitlerin tavrı, çıkarları idi. Alman elitleri, Hitler’i kontrol edebilecekleri bir serseri sandılar. Yanıldılar. İtalyan elitleri Musollini eşkiyasını kontrol ediyordu. Nereden mi biliyoruz?

İtalyanların tarihsel olarak hedefleri nelerdi? Akdeniz’e egemen olmak, Scramble for Africa’da geri kalmamaktı. Musollini Avrupa’da toprak almak için savaşa girmedi. İtalya Krallığı’nın 1. Dünya Savaşı’nda yapmak istediklerini yapmak dışında hiçbir şey yapılmadı. Fakat Naziler bambaşkaydı. Düşmanı mağlup edip living space oluşturmaktan başka, Yahudilerden dünyayı arındırmak, üstün aryan ırkı hakim kılmak, modernizm krizine, komünist eşkiyalığa ve liberal burjuvazi safsatalarına meydan okumaktı. Bu 1. Dünya Savaşı’nda Alman politikası değildi. Almanların politikası sistemin lideri olmaktı.

Musollini, 1944 yılında İtalya Kralı tarafından görevden alındı ve hapse atıldı. Hitler onu hapisten Otto Skorzeny komutasındaki komandoları ile kurtardı. Bir diktatör düşünün, tepesine kral var. O yüzden Hitler ve Nazizm bambaşka idi.

Hitler’in başarısı kitleler çağında, rıza üretiminde saklıydı. Bir toplumu baskı araçları ile kontrol altında belli süre tutarsınız sonra rıza aygıtları devreye girer. birbirinden farklı rejimler değillerdir. Bugün AKP’nin bu ekonomik bunalımda dahi yüzde 30 oy alabilmesinin sırrı işte burada saklı. Rıza üretimi. Bunu bazen din bazen milliyetçilik ile bazen tarih ile bazen kutuplaşma ile başarıyorlar.

Adorno, yaptığı bir çalışma ile faşizmin çıkmasını karaktere bağlamıştır. Bir toplumda, çocukların yetiştirilme tarzı orada diktatörlüğün yegane kaynağı olarak görüyordu. Otoriter Karakter Teorisi ile kolektivist rejimlerin çıkışını açıklıyordu. Komünizm ve faşizm aslında birbirinden farklı rejimler değillerdir. İkisi de totaliter ve komünitaryen anlayıştadır. Sadece birisi milliyetsiz diğeri milliyetçi/ırkçı ve üretim araçlarının mülkiyeti ile ilgili pürüzler vardır. Hitler koca bir ulusu sadece sopa ve demir yumrukla yönetmedi. İnsanların yaralarını kaşıdı, onları bir süre de olsa büyük hissettirdi. Onlara küçük ama efektif şeyler sunmak yerine hep en büyük ama işlevi sınırlı olanı sundu. Azamet, faydadan önde, duygu, akıldan öndeydi. Kitleleri akıl ile değil ancak duygu ile kontrol edebilirsiniz. Onlara ne düşüneceğini dikte edemezsiniz ama onlara ne hakkında konuşacağanı dikte edebilirsiniz, Türkiye’de iktidar bunu iyi başarıyor.

Çok ağır bir ekonomik bunalımdan geçiyoruz. Ben artık fiyatları duyunca sinir krizi geçiriyorum. Fiyat teklifi verirken de utanıyorum. Her ay yüzde 10 zam geliyor ve mal yok. İstanbul’un gettolarında 2+1 daireleri 1.2 milyon TL’ye satıyorlar. Yahu 1.2 milyon TL’ye beyaz yaka, doktor, memur nasıl ev alsın? Nasıl araba alsın?

Bir insanın ev ve araba alması lüks müdür? Araba alacaktım vazgeçtim, büyük kısmını babam veriyor yine de cesaret edemedim. Üniversitemin son döneminde, beyaz yaka olarak yetenek programı kazandım ama verilen maaş ile benim arabayı kullanmam lüks. Evlenmeyi düşünsem demek ki, şu andan 2 milyon lira biriktirmem gerekiyor. Bir beyaz yaka, orta sınıf mensubu kendi ayakları üzerinde duramıyor. İşte Türkiye’nin kaosu.

Bu sırada hükumet ise neler ile uğraşıyor? Çanakkale 18 Mart Köprüsü’nü erken bitirmek için çırpındı. Niye? Sebebi açık, insanlara kapısının önündeki bozuk kaldırım, çukurlu yol, pahalı hayat, iğrenç binalar, hiperenflasyon, artan genç işsizlik ve ümitsizlik karşısında kitlesine bir şey vermesi gerek. Hitler nasıl büyük şeylere olan merakı ile tanınmış ise AKP de aynı şeyleri ile tarihe geçecek. 3. Havalimanı neden yapıldı? İstanbul’a havalimanı lazım denildi. Sonra Atatürk Havalimanı kapatıldı. Oysa büyük bir havalimanı yapmak yerine ihtiyaca ve gelecek planlarına yönelik bir havalimanı daha yapılsaydı masraf daha düşük ve kârlılık daha yüksek olurdu. Ama olmaz yandaşlar doyacak ve ‘en büyüğü’ yapılacak.

Çanakkale Boğazına bir köprü yaptırmak ve en büyüğünü yaptırmak AKP seçmenin konuşabileceği bir durum. Efektif mi? Değil. Fırsat maliyeti iyi mi? Değil. Ama miting meydanında işe yarayan, halkı kandıran, kalkınmayı sembolize eden bir şey. Gustave Le Bon Kitleler Psikolojisi kitabında çok güzel bir örnek veriyor:
”Yüz küçük suç veya kaza, kitlelerin hayal gücünü harekete geçiremezken, çok daha az sayıda insanın ölümüne sebebiyet veren büyük bir suç veya tek bir kaza onları derinden etkileyecektir.”

Türkiye’ye en iyi akademisyenleri getirin ve bir üniversitede toparlayın insanlar en büyük köprü kadar gururlanmayacaktır. Japonya’ya atılan atom bombaları tüm dünyanın hala kanını dondururken, Mao ve Stalin diktatörlüğü altındaki kıtlıklarda ölen insan sayısı 50 milyonu aşar. Fakat atom bombası kadar konuşulmaz, anılmaz. Bu açıdan Le Bon’un gözlemi gayet doğrudur.

‘Bu köprünün anlaşmasını, garantilerini, daha iyi projeler yok muydu’ sorusunu sorduğunuzda bir çarpıtma kampanyası başlıyor. AKP sonra kırpıp bunları ‘kalkınmaya karşı’ diye lanse ediyor.

Bu güzel bir çarpıtma örneğidir. AKP’liler şu an utanıyor. Gözlerindeki utancı her konuştuğumda görebiliyorum. 20 senelik bir yanılgı karşısında o kadar kötü durumdalar ki insanların hafızasından AKP’li olduklarını silebilseler rahatlayacaklar.

Ama bunu yapamadıklarından utangaç desteklerini bizim gibi muhaliflerin karşısında sürdürüyorlar. İdeolojik bir tutarlılık değil aksine geçmişte söyledikleri sözlerin utancının esiri durumdalar. Geçmişin esiri olmuşlar.

Kendi aralarında o kadar isyankar konuşuyorlar ki fakat 20 senedir muhalif biriyi görünce, yanlış yaptıkları gerçeği ile yüzleşmek ağır geldiğinden eski tutumlarını, tavırlarını sürdürme ihtiyacı içine giriyorlar. O yüzden artık AKP’liler ile tartışmanıza gerek yok. Hatta AKP’yi konuşmaya bile gerek yok. AKP’lileri gördüğünüzde hayatın çok güzel olduğunu, her şeyin çok ucuz olduğunu, şükretmesini bilmeleri gerektiğini söyleyin ve geçin. Onlar artık kendi vicdanları ve sefil hayatları ile hesaplaşacaklar. Bizimle değil. Çocukları bir bilgisayar istediklerinde karşılarına 20 bin lira fiyat çıkınca rahatlayacaklardır. 5 sene önce aldığım laptopumun muadilini almak şu an 15 bin lira. Teknoloji ilerlerken 5 senede geride kalmış bir teknoloji nerede ise 5 kat değer kazanmış-bu değer değil aslında, enflasyon ve hayat pahalılığı-

Demirel ve Ecevit bir dönem ülkedeki tüm oyu almış iki parti lideri idi. Sonra AKP döneminde, ağır eleştirildiler. AKP’lilerin yaşı yetenlerin en az yarısı Demirel’e oy verdi. Yöneticilerin bir kısmı da Demirel’in partisinin yöneticisiydi.

Ama kimse Demirel’e o gün neden oy verdiğini söylemedi. Ben Doğru Yol’a, Adalet Partisine oy verdim demedi. Demirel’e, Çiller’e, Yılmaz’a, Ecevit’e oy verdim diye gururla gezen insanlar görmedim. Çok ilginçtir.

Çiller ve Mesut Yılmaz’a oy veren kimse yok bu memlekette. O yüzden ikisi de nerede ise 15 milyon oy almıştır ama herhalde o 15 milyondan bir tanesine bile rast gelmedim. Hem de muhafazakar, sağ bir çevrede.

İleride AKP’ye oy verenler saklanacaklar, gizlenecekler. Hiçbir şey olmamış gibi davranacaklar. Şu an o utangaçlıkları başladı. Pişmanlıklarını itiraf edemedikleri için ‘eskiden de böyleydi’ ‘dünya böyle’ diyerek sıyrılmaya çalışıyorlar. Meğer hükumetin hiç önemi yokmuş, asıl mesele dünya imiş.

Türkiye’nin yaşadığı kaosu öngörmek zor değildi. Ben lise öğrenciliğimden itibaren AKP’ye karşı kamuoyunu aydınlatmak için çabaladım. Gerçekten aklımın çalıştığı, kimliğimin oluştuğu günden beri tavrım hiç değişmemiştir.

Ama gelin görün ki, AKP’nin 2. Genel Başkanı, Başbakan Davutoğlu ve Başbakan Yardımcısı Babacan gibiler kadar kıymetimiz olmayacak. Onlar bu enkazın mimarları ama inkarları tövbeleri CHP nazarında kabul görmüş, aklanmışlar. Ne büyük başarı. Bazen eğitim eşekliği almıyor, Profesör Davutoğlu ile 4 ortalama ile ODTÜ mezunu olan Babacan bunlara örnek.

Profesör Davutoğlu ve Babacan geçmişlerini inkar eden tipik bir AKP’li
oldular.

Boğaziçi mezunu bir şahısın nasıl olur da Weber taksonomisine bakarak Türkiye’de yapılan tek adam rejiminin, din eksenli toplumsal düzen arzusunun Türkiye’yi geleneksel toplum karanlığına götüreceğini anlamaz? Başbakanlığı sırasında Erdoğan’ın seçim esnasında miting yapması ile parlamenter sistemin yok olduğunu anlamamış mı? Geçiniz bunları!

Ben de dindar bir aileden geliyorum demek ki bu bir meşrep meselesi. İstediğiniz kadar iyi eğitim alın, birilerini yalamak üzerine programlanmış şahsiyetiniz var ise yani otoriter kişilik iseniz bunu eğitim sizden alamaz. Siz yine de yalayacak bir takunya bazen postal bazen terörist ayağı, bazen işbirlikçi ayağı bulursunuz.

Sosyal bilimler ile ilgili etik anlatılırken şu söylenirdi, sosyal bilimcilerin işi zordur zira insan, insanın kültürü, tarihi, davranışları üzerine çalışırsın ve insanları deney parçası yapamazsınız, bir çocuğu alıp laboratuvarda yetiştirip deney yapamazsın. Fakat doğa bilimleri böyle şeylere müsaittir.

Çünkü para pompalandığından, faiz en fazla 1 sene zorlar seneye rahatlarsın gerçeği yüzünden bugünün fahiş fiyatları, yarın için çok ucuz oluyor.

İşte bu istikrarsızlık nedeni ile ticaretin öngörülebilirliği yok oldu. Merkez Bankaları niye bağımsızdır?

Sebebi basit, kanunsuz vergi alınamaz.Magna Carta ile başlayan bir süreç bu. Enflasyon, devalüasyon kanunsuz vergidir. Çiller parayı devalüe ettiğinde babam arabasını satarak borç
ödemek zorunda kaldı.

Şimdi düşünün piyasada 1 milyar liralık ürün var. 1 milyar lira var. 1 dolar da 1 lira olsun. Çiller çıkıyor diyor ki, 1 dolar bundan sonra 2 liradır. Şimdi piyasadaki ürünün değeri 2 milyar liraya çıktı. Aradaki 1 milyar lirayı Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası darphaneleri basacak ve piyasaya faiz karşılığı satacak kârını ise TC Hükumetine sene sonu aktaracak.

Peki devlet memura daha fazla para ödedi mi? Hayır. Devletin TL sözleşmeleri, maaş ödemeleri, harcırahları aynı. Ama topladığı vergi 2 katına çıkacak.

İşe Çiller insanlardan kanun olmadan vergi aldı. Erdoğan da aynı şeyi yapıyor. Paramız her gün erirken, TCMB eriyen para kadar en az para basıyor. Hükumete gelir yaratıyor. Böylelikle nominal büyüme durmuyor ama insanlar git gide fakirleşiyor.

Bu çok basit bir para hesabıdır. Komplike değildir. Ve parasal sıkılaşma olmadan enflasyonun düşeceğine inanan bir hükumet var. Bu sosyal bilimlerin etik ilkesinin aleni ihlalidir. Türkler acımasız bir deneyin örneklemidir.

Ve muhalefet partileri, dünyada benzin fiyatları yüzde 28 artarken Türkiye’de neden iki katına çıktığını sormaz iken, S-400’lerin aktif olup olmadığını sorgulamaz iken, eğitimde Türk gençlerinin başarısızlığını konuşmaz iken Kavala, Demirtaş, helalleşme konuşması nasıl bir teşkilatın içine düştüğümüzü bana sorgulatıyor.

Bu çok zalimce bir sermaye birikimi dönemidir. Bankalar yüzde 14 faiz ile TCMB’den para alıyor yüzde 30 ile halka satıyor.

Patronlar sene başı 5000 liraya işçiyi işe alıyor, sene sonu ödediği 5000 lira 3000 lira hükmüne düşüyor ve verilen zam ile girdiği seneye kıyasla alım gücü düşüyor.

Hem de enflasyon yükselme eğilimini 3 senedir korurken bunu faizi düşük tutarak yapacakmış. Adamların genel para teorilerinden hiç haberleri yok.

Yazının başında bahsettiğim absürt fiyatlara satılan daire ve evlerin temel sebebi parasal bolluktur. Bankalar para dağıtıyor. Hiçbir sıkılaşma yok.

Bir ekonomi düşünün, ülke içinde o sene mal varlığın ederi 1 milyar lira olsun, enflasyon yıllık yüzde 20 olsun. Bir sene sonra ticaretin durmaması için 1.2 milyar liranın piyasada olması lazım.

Eğer siz 200 milyon basmaz iseniz sorun olabilir. Büyüme rakamları düşer. Tabii tek ölçüt enflasyon değil, paranın dönüş hızı, paraya olan talep gibi. Fakat 200 milyon basmayarak, ekonomiye sokmayarak enflasyonu aşağı çekebilirsiniz. Çünkü yetersiz para olduğu için piyasadaki her kuruş kıymetli olacak. Bu sefer para, her çeşit emtiadan kıymetli olacaktır.

Merkez Bankalarının görevi, fiyat istikrarını sağlamaktır. Bunun için elindeki temel silah para arzı ve faizdir.

Yüksek faiz insanların kredi çekmesini önler, bu şekilde piyasadaki para miktarı azalır ve nakit aşırı değerlenmiş olur. Şirketler piyasadaki az parayı elde edebilmek için iskontolar yaparlar, acil ihtiyaçlar nedeni ile zararına satışlar olur ve piyasa yerine oturur. Bu sefer üst kattaki komşu dairesini 800 bine sattığı için alt katta oturan da 800’den biraz aza satarsa kendini kârda sayar.

Şimdi ise tam tersi, geçen günlerde bir dairemize teklif geldi. 2 milyon lira. Hiçbir emlak piyasasını takip etmeyince iyi para dedim. Sonra yandaki şu fiyata satmış, daha kötü mahallede şu fiyata satılmış haberleri ile insanın satası kalmıyor. O daireden gelen kira 4 bin lira, o parayı ticaretimde kullansam daha çok kazandırıyor. Yani parayı daha iyi değerlendirme şansımız var. Ama piyasadaki emlak balonu nedeni ile her gün ona buna bakarak fiyat artıyor.

Şimdi düşününce diyorum ki, Erdoğan 83 milyonu bir deneyin parçası yapmıştır. Politikaların hiçbir rasyonelliği kalmadığı için de artık insanlar fal bakar gibi bunu neden yaptığını yorumluyor.

Hani TL’yi değersizleştirince ülkeye büyük paralar girecekti? Her hafta Türk borsasından 300 milyon dolar yabancı çıkışı oluyor. Aralık’ta Türk lirası yerin dibine girerken kampüste akademisyenler ile konuşuyorum, hepsinin bir teorisi var. BAE para getiriyor ama şart koşmuş TL için devalüasyon istiyor, Katar istiyor vesaire.

Cemal Paşa hakkında Suriye’de çıkan söylentilere benzer. Bıyığını ellerse idam kararı verirmiş, ellemezse yaşarmışsın gibi komik şeyler. Şark’ta her şeyden mana çıkarılır.

Bir deneyin kobayı olarak ben de yaşamımı sürdürüyorum. Victor Hugo’nun sözü Türkleri anlatıyor:”Herkes ölür ama herkes yaşamaz” yaşamıyoruz, ölüme kadar karnımızı doyurmakla meşgulüz. İhracat ile cari açık kapanacaktı. Enerji maliyetleri ile daha da arttı. Rusya’dan turist gelecek diye beklenirken onun da gelmeyecek olması ile döviz bunalımı olması artık daha da muhtemel. İhracat yapılacak denilirken iç piyasadaki mal kıtlıkları yakında esnafı, tüccarı çileden çıkaracak. Geçici ihraç yasakları oluşacak.

Politikanın tüm temelleri çürüdü.

Makroekonomi dersinde öğrenebileceğiniz bir bilgi: ‘‘faiz, enflasyon ve büyüme aynı anda kontrol edilmez birinden fedakarlık edeceksiniz”

Makroekonomi konusunda meğer batılı iktisatçılar cahilmiş. Erdoğan’dan ders alsınlar. Adam faizi düşürecek, enflasyonu düşürecek ve büyüme sağlayacak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir